19 Ocak 2019 Cumartesi

2023 Eğitim Vizyonunda Denetim/Teftiş ve Rehberlik Sistemi

2023 Eğitim vizyonu çerçevesinde eğitim sistemi yeniden yapılandırma çalışmaları devam ediyor. Yeni yönetim sisteminin ortaya konulması sonrası eğitim sisteminin başına gelen Ziya SELÇUK toplumda her kesim tarafından büyük bir beklenti ile karşılandı. Eğitim sisteminin başına eğitimden anlayan birilerinin gelmesi eğitim adına var olan sorunların çözümüne dair ortaya çıkan ümit ışığının güçlenmesine neden oldu. Eğitim sisteminin başına uzun süredir eğitimle doğrudan ilgili birileri gelmemişti. Geçmişte var olan toplumsal sorunların çözülememe gerekçesi olarak vurgulan siyasal istikrarsızlık içinde bulunduğumuz dönemde doğrulanamadı. 2002 yılından beri var eğitimin arkasında güçlü bir siyasi irade var. Buna rağmen eğitime dair sorunların büyük oranda çözülememiş olması gerekçenin sadece siyasi istikrarsızlık olmadığını da gösterdi. Eğitime dair sorunların çözümü konusunda çok farklı etkenlerin işe koşulması gerektiği görülüyor. Siyasi istikrar bu etkenlerden sadece birisi ancak yeterli olmayan bir faktör olduğunu yaşayarak görmüş olduk. Aynı siyasi partinin içinden seçilerek gelen bakanlara rağmen eğitime dair sorunlar azalmak yerine arttı.
Yeni dönemde istikrar yanında işi bilen kişilerin de sistemin başına gelmesi sürecini yaşayacağız. Ziya SELÇUK daha önce bu sistemin içinde talim terbiye kurulu başkanı olarak da bulundu. Bulunduğu dönemde eğitim müfredatının yenilenmesine yönelik çalışmalar yapılmaya başlanmıştı ancak kısa süre sonra görevini bıraktı. Müfredata yönelik yapılanlar da bir bakıma olduğu yerde kaldı. Şimdi sistemin en tepesine oturarak bir bakıma oldukça güçlü bir konuma gelmiş oluyor. Geldiği günden itibaren de 2023 Eğitim Vizyonuna yönelik çalışmalara başladı. Bu çerçevede 2018’den 2023’e kadar sürecek yaklaşık beş yıllık bir döneme yönelik bir plan hazırlanmış bulunuyor. Bu plana bakıldığında eğitime dair pek çok alana yönelik hedefler belirlendiği, bu hedeflere ulaşmaya yönelik zaman ve faaliyet planlarının yapıldığı görülüyor. Plana yönelik tanıtım konuşmalarında bakan beyin çok farklı alan, kişi ve birimlerin koordinesini gerektiren bir sürecin işletilmesi gerekliliğinden söz edildiği görülüyor. Bu durum genel yönetim kültürümüzün geçmişine, geleneklerine ve uygulamalarına bakınca ümitvar olmayı zorlaştırıyor. Zira planlama tarihimize bakıldığında hedeflere etkin bir şekilde ulaşmanın her dönemde sekteye uğradığına şahit olmaktayız. Farklı alan, birim ve kişilerin koordinesini gerektiren bir durumda bu konu çok daha fazla zorlaşıyor. Eğitim sisteminde alınan kararların hayata geçmesini sağlayacak etkin bir kontrol sisteminin olmaması nedeniyle genelde yazılanlar dosyada, kağıt üzerinde kalıyor. Alınan kararların gereklerine ilişkin somut göstergeler bulunmuyor. Bu nedenle ülke çapında sınav benzeri değerlendirme araçları olmadığı sürece kağıt üzerindeki verilerden hareketle yapılan değerlendirmeler her zaman yanıltıcı oluyor. Herkes kağıt üzerinde işlerin iyi, güzel, plana ve hedefe uygun gittiğini iddia ediyor, yazıyor veya kabul ediyor. Bu genel kabulün gerçekliği ancak yapılan genel sınav veya objektif değerlendirmelerle ortaya çıkabiliyor. Eğitim sistemi içinde değerlendirme yapmaya imkan veren ortaokul ve lise sonu sınavları dışında başka veri sağlayan bir değerlendirme aracı olmaması nedeniyle eğitime dair etkin bir değerlendirme yapılamıyor. Bu sınavların dışında kalan kurum, kuruluş ve birimlere ilişkin değerlendirme yapılamıyor.
2023 Vizyon Belgesi bu yönüyle değerlendirildiğinde eğitim sistemine dair tüm alanların kapsanmadığı söylenebilir. Bakanlık merkez ve taşra teşkilatı birimleri başta olmak üzere eğitim öğretim faaliyetlerinin üretiminin yapıldığı okul ve kademeler dışındaki alan ve kurumlara ya hiç değinilmediği ya da kıyısından köşesinden geçilerek kısmen değinildiği görülmektedir. Konulan hedeflere bakıldığında sistemin genel olarak yapılanmasından ziyade eğitim öğretim faaliyetlerine veya bu tür faaliyetlerin yürütüldüğü kurumlara yönelik hedefler belirlenmeye çalışıldığı görülmektedir. Eğitim sisteminin genel anlamda yönetiminde etkin olan birimlere yönelik bir hedef konulmasından kaçınıldığı gibi bir izlenim oluşmaktadır. Vizyon belgesi bir yönüyle öğretmen, öğrenci ve okulu merkeze alan bir yaklaşımla hazırlanmış gibi görünmektedir. Eğitim sistemini bütün olarak ele almadan sadece sistemin bir yönünü ele alarak sistemde sorunların çözülebilmesi çok da mümkün görünmemektedir. Eğitim faaliyetleri sadece okul, öğrenci ve öğretmen etkileşimini içermez. Bu etkileşimi de içine alarak daha büyük bir ilişkiler ağını kapsar. Bu nedenle hedef belirlerken eklektik bir bakış açısından ziyade sistemin tümünü düşünerek hareket etmek çok daha gerçekçi bir yaklaşım olacaktır.
Vizyon belgesinde var olan hedeflere bakıldığında tümünün değerlendirmesini bir yazı sınırlarına sığdırabilmek oldukça güç ancak genel anlamda bir değerlendirme yapılacak olursa sistemin tümünü ele almaktan uzak olduğu şeklinde bir değerlendirme yapılabilir. Bu yazıda sadece teftiş ve rehberliğe yönelik hedefler üzerinde odaklanılarak bir değerlendirme yapılmaya çalışılacaktır.
Vizyon belgesinde Teftiş ve Kurumsal Rehberlik Hizmetleri başlığı altında yapılacaklar üzerinde durulurken dört hedef konulduğu görülmektedir. Teftiş ve Kurumsal Rehberlik Hizmetleri başlığı eğitim sisteminin genel denetiminden ziyade eğitim öğretim kurumlarına yönelik teftiş ve rehberlik sürecinin yapılandırmasını hedeflemektedir. Bu yaklaşım genel yönetim sistemi içinde bir denetim işlevinden çok okul ve kurumların işleyişine yönelik teftiş ve rehberlik faaliyetini önceleyen bir yaklaşımın benimsendiğini göstermektedir.
Yönetim bilimi çağımızda herkes tarafından kabul edilen bir çalışma alanıdır. Bilimsel yönetim anlayışı içinde yönetimi bir bilim olarak kabul etmeme gibi bir yaklaşım artık çok gerilerde kalmıştır. Yönetim bilimi alanında yönetim fonksiyonları içinde denetim en can alıcı öneme sahip bir fonksiyon olarak olmazsa olmaz bir fonksiyon/işlevdir. Denetim ve teftiş kavramları üzerinde hala uzlaşılmış kavramlar değildir. Bununla birlikte aynı anlamda kullanılıyor denilse dahi vizyon belgesinde sadece okul ve kurumlara yönelik hedef belirlenmesi de yine sınırlı bir yaklaşımdır. Vizyon belgesindeki teftişe yönelik bir ana hedeften ziyade rehberlik odaklı bir teftiş anlayışının vurgulanması daha da sınırlı bir teftiş işlevi üretilmeye çalışıldığı izlenimi vermektedir. Yönetimin işlevi olan denetim/teftiş işlevi yerine okula yönelik bir rehberlik işlevi denetim/teftişten beklenen verimi, istenen sonucu vermekten uzak olacaktır.  Rehberlik odaklı bir teftiş sistemi sınırlı bir etkiye sahip bir işlevin oluşmasına neden olacaktır.
Rehberlik kavramı ile denetim/teftiş kavramlarının ilişkisi üzerinde de durmak gerekmektedir. Denetim/teftiş kavramı rehberlik faaliyetlerini de içine alan daha geniş bir kavramdır. Rehberlik faaliyetlerini ön plana çıkararak oluşturulacak bir teftiş/denetim yapısı sınırlandırılmış bir yapı ortaya çıkarır. Rehberlik faaliyetlerinde iki taraflı, gönüllü, ihtiyaç halinde isteğe bağlı bir danışmanlık süreci söz konusu iken denetim/teftiş faaliyetlerinde işin yapılış sürecine ilişkin gözlem ve değerlendirmeyi de içeren bazen tek taraflı, gönülsüz ve sorgulayıcı süreçler de söz konusudur. Eğitim sistemi içinde denetim/teftiş faaliyetlerini sadece rehberlik çerçevesinde ele almak ne kadar yanlış ise sadece sorgulama çerçevesinde almak da o kadar yanlıştır. Bu iki işlev de dengeli olarak kullanılması gerekmektedir. Bu çerçevede bu hizmetler yapılandırılırken bu dengenin göz önünde bulundurulması gerekir.  
Yönetim faaliyetleri kurumların işleyiş amaçlarını gerçekleştirmeyi üzerine alırken çok çeşitli alt işlevleri kullanır. Eğitim yönetiminde belirlenen hedeflere ulaşma süreci insan merkezli bir yaklaşımla mümkün olmakla birlikte sistem içinde çok farklı tipte insan ilişkileri ve insan tipleri vardır. Bu nedenle tek tip yönetim ve yönetime bağlı alt sistemler yapılandırmak yerine durumsal yaklaşımı dikkate alacak çok çeşitli esnek yapılar oluşturulması gerekmektedir. Bu esnek yapılar oluşturulurken bir işlevi öncelemek yerine tüm işlevlere dengeli bir şekilde yer vermek gerekiyor. Bu nedenle denetim/teftiş sistemi de aynı yaklaşımla yapılandırılmalıdır. Denetim/teftiş sistemi yapılandırılırken okul merkezli rehberlik faaliyetlerinin düşünülmesi denetim/teftişi okulla sınırlı bir işleve dönüştürecektir. Bunun yerine okula etki eden tüm sistemin denetim/teftiş işlevinin çalışma alanına dahil edecek bir yapılandırmaya gidilmesi daha doğru bir yapı olacaktır. Denetim/teftişi sadece okullarla sınırlamak yönetim biliminin işleyiş mantığına da uymamaktadır.

                                                                                   Ali Hikmet Demir
                                                                              ahdemir35@gmail.com

16 Ocak 2018 Salı

Eğitimde Bir Sorunlar Yumağı: Özel Eğitim…

Eğitim kavramının kapsamında bir çok farklı alanlar, faaliyetler bulunmaktadır. Eğitim genel olarak bireylere şekil verme, beceri kazandırma, bilgi sahibi olmasına yardım etme gibi faaliyetleri betimleyen bir kavramdır. Eğitimi sistemli bir şekilde eğitim kurumlarında resmi bir yapı tarafından yürütülen faaliyetler olarak tanımlarken bireyin kendi kendini geliştirmesine yönelik faaliyetler olarak da anlamak gerekir. Eğitimin asıl anlamı kendi kendine yapılan bir faaliyet olması halinde ortaya çıkabilir. Eğitim kavramı ile ilgili sayısız kavramlardan söz edilebilir. Öğretim kavramı da bir yönüyle eğitimin içinde yer alan kavramlardan birisidir. Hatta resmi yapının ürettiği eğitim faaliyetleri büyük oranda öğretim düzeyinde kalmaktadır. Okul ve benzeri kurumlarda büyük oranda öğretim faaliyeti yapılmaktadır denilse yanlış olmaz.
Eğitimin içinde sayısız kavramlardan birisi de özel eğitim kavramıdır. Özel eğitim çoğu zaman özel öğretimle karıştırılırsa da özel eğitimle özel öğretim tamamen farklı kavramlardır. Bu kavram kargaşasının içinden çıkabilmek, eğitim konusunda sadece genel bir anlayış kazandırmayı sağlayan, genel bakış açısı veren, genel düzeyde alınacak eğitim formasyonu ile mümkün değildir. Bu gün öğretmen yetiştiren eğitim kurumlarının çoğunda özel eğitim konusunda özel bir ders veya program uygulanmamaktadır. Bunun sonucunda öğretmenlik eğitimi alarak sisteme öğretmen olarak girenlerin çoğu bu alandan haberdar değildir. Bu konuda öğretmen yetiştirme sisteminin ciddi bir şekilde gözden geçirilmesi gerekmektedir.
Eğitim sistemimiz içinde özel eğitim konusunda büyük eksiklik ve sorunların varlığından söz etmek mümkündür. Özel eğitim kavramı adeta başına gelmeyenin bilmediği bakir bir alan olarak eğitim sistemimizde varlığını sürdürmektedir. Milli Eğitim Bakanlığının hemen her alanda olduğu gibi özel eğitim alanındaki mevcut verilere ilişkin elinde kapsamlı bir veri kaynağı mevcut değildir. Özel eğitim konusunda hangi alanda ne durumdayız sorusunun cevabını kolayca vermeye yarayacak bir verinin olmaması bu konuda sağlıklı bir değerlendirme yapılmasını engellemektedir. Eğitime dair veri denilince sistemde daha çok kurum sayıları, derslik sayıları, personel sayısı, kapsamda yer alan çağ nüfusu gibi bir takım genel verilerden söz edildiği görülür. Bu durum özel eğitim için de aynı şekildedir. Bu tür veri daha çok istatistik düzeyinde kalmaktadır. Sayısal bir anlamı olmaktan öte fazla bir anlamı olmayan bu tür verilerden hareketle eğitim sistemi, özel eğitim uygulamaları konusunda sağlıklı bir şey söyleyebilmek zor görünmektedir.
Özel eğitim kavramı her yaştaki bireye yönelik olarak yapılabilecek bir faaliyettir. Özel eğitime tabi tutulacak bireylere ne deneceğine dair net bir fikir birliği dahi oluşabilmiş değildir. Özürlü, engelli, sakat, özel eğitime muhtaç gibi bir çok kavram kullanılmaktadır. Özel eğitime tabi tutulacak bireylerin hangi kategoride nüfusun ne kadarını oluşturduğuna dair bir anda söylenebilecek bir bilgi bulunmamaktadır. Bunu sıradan bir insanın bilmemesi belki normal karşılanabilir. Görevi eğitim olan bir bakanlığın bu konuda bilgi sahibi olmaması kabul edilebilecek bir durum olmasa gerektir. Özel eğitimi zihinsel ve bedensel olarak iki ana gruba ayırmak çok kaba bir sınıflandırma olmakla birlikte eğitim ortamlarının ve kurumlarının yapılandırılması aşamasında veya kavramın tanınması aşamasında başlangıçta kullanılabilir. Zihinsel alan kendi içinde bir çok alt dallara ayrılırken bedensel alan da yine aynı şekilde bir çok alt dallara ayrılmaktadır. Bazı bireylerde bu iki alanın aynı anda hatta çoklu şekilde bulunması ile karşılaşmak mümkündür.
Bireyin özel eğitime ihtiyacının bulunup bulunmadığını belirlemeye yönelik sistemin dahi eğitim sistemimizde yeterince geliştiğini söylemek zor görünmektedir. Öyle bir sistem düşünün ki bu sistemin ana yapıları dahi henüz gerektiği gibi kurulabilmiş değil. Böylesi bir yapılanmada sistemden söz edebilmek için çok iddialı olmak gerekiyor.
Özel eğitim kapsamında ülkemizdeki uygulamaların geçmişi çok eskiye dayanmamaktadır. 1990’lı yılların sonunda çıkarılan yasal mevzuat sonrası çalışmalar hız kazanmışsa da ülke çapında kapsamlı, etkin bir özel eğitim faaliyetinden söz edebilmek zor görünmektedir. Ülkemizde özel eğitim kapsamında daha çok özel eğitim ve rehabilitasyon merkezleri şeklinde yapılanan ve özel girişimciler tarafından yürütülen faaliyetlerin yaygın olduğu söylenebilir. Yapılan yasal düzenlemeler sonrası özel eğitime ihtiyaç duyan bireylere yönelik özel eğitim destek programlarının maddi yönden devletin destek vermeye başlaması ile birlikte özel girişimciler bu alana bir gelir kapısı olarak keşfetti. Bu keşifle birlikte sayısız merkezler açılmaya başladı. Gelir kapısı olarak nitelemek elbette haksız bir niteleme olarak görülebilir ancak özellikle sistemin ilk çıktığı dönemlerde bu konularda büyük yolsuzluklar yapan kurumların sayısı hiç de az değil. Bu konuda da elimizde sağlıklı bir verinin olmaması değerlendirme yapmada sınırlı bir çerçevede kalınmasını zorunlu kılmaktadır.
Bu konuda özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinin gelişim ve işleyiş sürecine ilişkin araştırmalar yapılması gerekmektedir. Özellikle sistemin içinde yer alan kuruluşlar düzeyinde yapılacak tarafsız araştırmalar yaşanan sorunları betimlemede yardımcı olacaktır. Bu nedenle sistemin içinde yer alan tüm kurumları ve şahısları gelir kapısı peşinde koşan insanlar olarak nitelendirmeksizin sistemin işleyişinde özellikle başlangıç aşamasında önemli boşlukların, eksikliklerin, sorunların olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Zamanla sistemdeki boşluklar, eksiklik ve sorunlar azaldı denebilir. Ancak hala bu alanda önemli sorunların yaşanmaya devam ettiğini söylemek yanlış olmaz.
Özel eğitimi sadece özel girişimcilerin eline bırakılmış gibi bir görüntü verilmesi büyük bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Bu konuda yerleşim yerleri bazında hangi yerde kaç tane resmi özel eğitim kurumu kaç tane özel girişimciye ait özel eğitim kurumu var sorusunun cevabına bakmak gerekiyor.
Bu yazı kapsamında daha çok genel düzeyde özel eğitim sisteminin yapılanması, işleyişi ve genel sorunları üzerinde durulmaya çalışılmıştır. Bu genel sorun alanlarının her birinin üzerinde önemle durulması ve ayrıntılı değerlendirmeler yapılması gerekmektedir.
Özel eğitim sistemi bakanlık düzeyinde ana hizmet birimi konumunda bir birim tarafından yönetiliyor. Bu yönüyle bir özel eğitim sistemi yönetiminden söz edilebilir. Bakanlık düzeyinde Özel Eğitim Hizmetleri Genel Müdürlüğü ismini alan bu merkez ana hizmet biriminin mevzuat çerçevesinde görevleri, görevlileri, sorumlulukları, amaç ve hedefleri, yapılanması, çalışma alanı, alana ilişkin düzenlemeleri var. Bu yönüyle bakanlık merkez teşkilatı düzeyinde bir özel eğitim sisteminden söz edebilmek mümkün. Bakanlıktan taşraya doğru gidildikçe özel eğitimin yavaş yavaş belirsizleştiği, özel eğitim işlevinin gittikçe görünmez hale geldiğini söylemek mümkün.
Eğitim sisteminin taşra birimlerini oluşturan il ve ilçe milli eğitim müdürlükleri bünyesinde de yine özel eğitim hizmetlerini yürüten görevliler ve birimler var. Bu yönüyle de özel eğitim il ve ilçe düzeyinde vardır denebilir. Fakat il ve ilçe düzeyindeki özel eğitim faaliyetleri daha çok özel eğitim mevzuatının gerektirdiği yazışma, kurul ve komisyon çalışmaları, kararlar alınması, mevcut kurumların işleyiş düzenine ilişkin rutin işlerin yapılmasından daha ileri düzeylerde olmadığını söylemek yanlış olmaz. Özel eğitim faaliyetlerine ilişkin işleyişi yürütmekle sorumlu olan üst düzey yetkililer kendilerine bağlı özel eğitim şubesini yönetme işi yanında başka işlere de bakmakla sorumlulular. Bir yönüyle bir koltukta birkaç karpuz taşıma görevini üstlenen bu yetkililer hangi birimde ne iş yapılıyor sorusunu rutin işler düzeyinden daha ileri düzeyde takip edebilmeleri, yürütebilmeleri mümkün de değildir. Bir bireyin denetim alanının bir sınırı vardır. Bu sınırın üzerine çıktığı andan itibaren denetim alanında kontrolün varlığından söz edebilmek mümkün değildir. Kontrolün olmadığı bir alanın yönetildiğini iddia etmek ise imkansızdır. İl ve ilçe milli eğitim müdürlüğü düzeyindeki özel eğitim faaliyetleri daha çok birimin şefi ve memurlarının hazırladığı yazı ve raporların ilgili birim amiri tarafından imzalanıp onay verilmesinden öteye geçememektedir.
Birimlerin başında bulunan ve o birimin işlerini genel amaçlar ve ilkeler bazında yönetecek olan kişilerin bu alandaki yeterlilik düzeyleri de ayrı bir sorun alanıdır. İl ve ilçe milli eğitim müdürlükleri eğitim sistemi içinde en can alıcı basamaklardır. Bu yönüyle bu basamaklarda yer alan insan kaynağının alana hakimiyeti büyük önem taşımaktadır. Oysa taşra teşkilatı yönetim makamlarına yönetici atamayı sağlayan sisteme bakıldığında önemli boşlukların bulunduğu görülmektedir. Taşra teşkilatı yönetim makamlarına atanma şartlarına ilişkin kriter denebilecek bir veri yoktur.
Özel eğitim oldukça teknik bir konudur. Bu teknik konuda bilgi sahibi olabilmek için önemli bir yetişme evresi geçirilmesi gerekmektedir. Özel eğitim alanının kavramları, özel eğitimin ilke ve amaçları genel anlamda eğitimin ilke, amaç ve hedeflerinden büyük farklılıklar göstermektedir. Özel eğitim uygulamalarına ilişkin yöntem ve teknikler alanın özelliğine göre önemli farklılıklar göstermektedir. Özel eğitimin bu teknik ve karmaşık yapısının anlaşılabilmesi kısa bir sürede mümkün değildir. Böylesi karmaşık bir yapıyı işletecek kişinin en azından bu alanda özel ve formal bir eğitim almasına ihtiyaç vardır. Buna karşın özel eğitim faaliyetlerini il ve ilçe düzeyinde yönetmesi gereken kişilerin seçiminde özel eğitim alanına özgü özel bir eğitim ve yetişme kriteri bulunmamaktadır. Özel eğitim konusunda bilgi, beceri ve eğitimi olmayan kişilerin bu alana ne derece yönetebileceğini ilgililerin anlayışına bırakıyorum.
Özel eğitim alanında yönetim makamında bulunan kişilerin bilgi düzeyine ilişkin bir kriter bulunmadığı gibi il ve ilçe düzeyindeki uygulamalara bakıldığında birimlerin işlerine ilişkin yönetim sorumluluğunun belli aralıklarla dönerli olarak ve sırayla değiştirilerek yürütüldüğü görülmektedir. Bunun anlamı birim yöneticileri bir veya daha fazla aralıklarla sırayla her birimin yönetim sorumluluğunu geçici süreyle almakta ve süresini dolduran diğer arkadaşına devretmektedir. Nöbet usulü özel eğitim faaliyetlerinin yönetimi sistem içinde işlerin rutin düzeyden daha ilerilere gidememesine yol açmaktadır. Öyle ki zaman zaman birimin şefi durumundaki kişiler birimin yöneticisinden daha fazla bilgiye sahip olabilmektedir. Bu yönetim uygulaması ile özel eğitimin bir yerlere gelmesini beklememek gerekiyor.
Özel eğitim faaliyetlerinin yürütülmesi sürecinde önemli bir yere sahip olan kurumsal yapıların başında Rehberlik Araştırma Merkezleri gelmektedir. Rehberlik Araştırma Merkezleri özel eğitim faaliyetinde sistem içinde adeta tek yetkin birim konumundadır denebilir. Öyle ki özel eğitim faaliyetlerini yönetme sorumluluğunu üzerine alan birim yöneticilerinin en yakın çalıştıkları kurumların başında Rehberlik Araştırma Merkezi gelir. Rehberlik Araştırma Merkezleri bir yönüyle o yerleşim yerindeki özel eğitim faaliyetlerini perde arkasından yöneten birim ve kurumlardır dense yanlış olmaz. Sistem açısından yanlış bir işleyiş olan bu durum özel eğitim faaliyetlerinin sorunlu alanlarından bir başka boyutu oluşturmaktadır. Bu çarpık işleyişe rağmen Rehberlik Araştırma Merkezleri düzeyinde de önemli sorunlar yaşanmaktadır. Rehberlik Araştırma Merkezlerinin mevzuat, fiziki alan, personel, işleyiş, iş yükü, araç gereç başta olmak üzere önemli sorunlarla boğuştuğunu görmek gerekiyor. Rehberlik Araştırma Merkezleri sorumluluk alanlarına ulaşabilmek bir tarafa kendisine gelenlerle ancak ilgilenebilmektedir. Rehberlik Araştırma Merkezi açılış şartlarına ilişkin yapılan mevzuat düzenlemeleri gerçeklikten uzak bir anlayışla masa başında düzenlendiği için kağıt üzerinde özel eğitim sisteminin önemli bir kurumu, parçası olmakla birlikte sisteme gereken katkıyı yapabilmekten çok uzaktır. Özel eğitim sisteminin kurumsal boyutunda can alıcı bir konumda yer alan Rehberlik Araştırma Merkezlerinin kendisinden beklenen görevleri ve işlevleri yerine getirebilmesi için önemli düzenlemelerin yapılması gerekmektedir.
Özel eğitim faaliyetinin bireye dokunduğu yerler olan yani gerçek anlamda eğitim faaliyetinin yürütüldüğü yerler olan okul ve kurumlara bakıldığında bu alanın da sorunlar yumağı halinde olduğu görülmektedir. Okul ve kurumlarda özel eğitim faaliyetlerinin yapıldığı veya yapılmaya çalışıldığı yerler fiziki anlamda sorunludur. Görev alan personel bu alanda gerekli eğitim alt yapısını yeterince almış kişiler değildir. Çoğu kurs faaliyetleri ile aldığı belgelere dayanarak bu alanda görev almış durumdadır. Okul ve kurumlar bazında görev yapan özel eğitim personeli denilince çoğu kişinin aklına rehber öğretmenler gelmektedir. Oysa rehber öğretmenlik özel eğitimle doğrudan ilgili bir alan değildir. Buna rağmen özel eğitim faaliyetleri rehber öğretmenlerin ve kurstan yetişen öğretmenlerin eline kalmış durumdadır. Okulların yöneticileri veya diğer alan öğretmelerinin özel eğitim konusunda yeterli bilgi, beceri ve anlayışa sahip olduğu söylemek nerede ise imkansızdır. Veli boyutu, öğrenci boyutu, program boyutu, eğitim faaliyetlerinin uygulanmasına yönelik boyutlar çok daha ayrıntılı ve kapsamlı ele alınması gerekmektedir.
Bu yazı çerçevesinde ele almaya çalışılan özel eğitim ne yazık ki eğitim sistemimizde sorunlar yumağı halinde varlığını sürdürmektedir. Bu alanda en başta bakanlığın üzerine önemli görevler düşmektedir. Özel eğitim kavramına alanın özellikleri, amaç ve hedefleri, ilkeleri başta olmak üzere özel bir ilgi ile yaklaşmak, kurumsal işleyişi yürüten yapıyı sağlıklı bir temele oturtmak, işleyişi yürütenlere yol gösterici bir çerçeve hazırlamak, işleyiş sürecini yakından izlemek, yaşanan sorunlara çözüm odaklı ve alanı tanıyarak, alanın özelliklerine uygun düzenlemeler yapmak en başta ve ilk akla gelenler olarak sayılabilir.
                                                                                   Ali Hikmet Demir

                                                                              ahdemir35@gmail.com üzeyde alınacak eğitim formasyonu rı                                             

11 Ağustos 2017 Cuma

Toplumun Geliştirilmesi Adına Yapılması Gerekenlere Dair….

     Günümüzde var olan toplumlar örgütlü toplumlar olarak anılırlar. Bu durum kalabalıklar içinde yalnızlaşan bireyler için de bir çıkış yolu gibi görülür. Siyasal partiler, dernekler, sendikal faaliyetler ve diğer sosyal gruplar genelde örgütlü toplumun göstergeleri olarak kabul edilir. Hangi tür grup olursa olsun o grubu sadece sınırlı bir çerçevede kalacak, kalması gereken oluşumlar olarak görmek, böyle bir beklenti içinde olmak doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Sosyal bir varlık olan insanın hayatını etkileyen her türlü faaliyetin insanla birlikte oluşan yapılarda yer alması doğaldır.
     Siyasal faaliyetleri de bu çerçevede saymak gerekir. Örgütlü yapılar bir araya getirdiği insanların ekonomik, sosyal, siyasal her türlü anlayışlarının, tutumlarının, davranışlarının rengini yansıtabilir, yansıtmalıdır.
     Sonuçta bir araya gelen insanlar hayatın doğal akışı içinde hemen her konuda etkileşimde bulunabilir.
    Bu etkileşim grup içi bir etkileşimdir. Her tür örgütlü faaliyetin oluşturduğu grupların iç etkileşimleri benzer anlayış/tutuma sahip kişiler arasında yaşanır. 
     Her grup etkileşiminde grubu oluşturan bireylerin kişisel öncelikleri grubun yapısını etkiler. Bir araya gelerek gruplaşan insanlar kendi kişisel özelliklerine göre varlıklarını grup içinde ifade etmeye, sürdürmeye çalışır.
     Aslında oluşan grupları grup içindeki kişilerin bireysel özelliklerinden bağımsız olarak ele almak doğru olmaz. Bu durumda grupların analizleri bireysel insanların, kişiliklerin analizinden başlar demek yanlış olmayacaktır.
     Bireysel olarak insanı ele almak ise sosyal kurumlardan bambaşka bir durumla karşı karşıya gelmemize neden olur. Birey tek başına güçsüz, sınırlı ve pasiftir.
     Bireysel özellikler toplumdaki insan sayısı kadar çok ve çeşitli olmakla birlikte ortalama kişilik özelliklerinin genel karakteristiklerinden söz edilebilir.
     Bu genelleme istisnai özelliklerin göz ardı edilmesine neden olmakla birlikte genel çerçeveyi anlamayı da kolaylaştırabilir.
     Ortalama insanın genel karakteristik özellikleri bireyden bağımsız olarak var olur. Bireyden bağımsız olarak var olan genel karakteristik özellikler sosyal kurumların bir ürünü olarak var olurlar. Ortaya çıkarlar, oluşurlar.
     Bireyden bağımsız ama bireyi etkileyen en temel sosyal kurum ailedir. Aile ise toplumun çekirdeğini oluşturur. Bu çekirdeği içine alan en genel sosyal kurum ise devlettir.
     Bireyden aileye, aileden topluma ve toplumdan devlete kadar uzanan dizideki var olan etkileşim çok karmaşık bir sistemi oluşturur.
     Devletler siyasal yapılardır. Devletin karşısında bireyin bir güç dengesi oluşturabilmesi mümkün değildir.
     Birey, aile, toplum ve devlet tümüyle toplumsal kültürü oluşturur. Bu oluşum siyasal, sosyal, ekonomik, dini birçok alt kültürel öğenin bir araya gelmesinin sonucudur. Tüm alt kültürel öğeler birbiri ile etkileşim halindedir. Bu etkileşim kısa sürede olup bitmez. Sadece kendi içinde oluşan bir etkileşim de değildir. Tarihi bir süreçte iç ve dış birçok faktörün dahil olduğu etkileşimde ortaya çıkan, yaşanan olay ve olgular etkileşimin çerçevesini, yönünü belirler, etkiler.
     Devlet siyasal bir yapı olmakla birlikte soyut bir varlıktır. Yönetim kavramı ile somutlaşır. Dolayısıyla devlete dair bir şeyler söylemek yönetime dair bir şeyler söylemek demektir.
     Ülkemizde yönetim yapısı tarihi geçmişi içinde köklü bir yapıdadır diyenler olduğu gibi daha henüz yeni, genç bir yapı olarak da görenler, ele alanlar vardır. Yüzyıllar boyu gelen yönetim kültüründen söz edilir. Yüz yıllık süreçler devletler ve toplumlar açısından kısa gibi görülürse elbette ülkemizin yönetim yapısı yeni olarak değerlendirilebilir. Öte yandan toplumumuz açısından yaklaşık iki üç bin yıllık bir geçmişten söz edenler dikkate alındığında geçmişe dayanan bir yönetim kültüründen söz edilebilir. Buna rağmen tek tip, geleneksel bir yönetim kültürüne dayalı bir yapının var olduğu söylenemez.
     Bu konuda söz söyleyenler genelde Türklerin binlerce yılı aşan bir yönetim kültürünün varlığından söz etmekle birlikte sürece yakından bakıldığında yönetim kültürüne dair değişmeyen bir genel çerçeveden ziyade siyasal, sosyal, kültürel, coğrafi etkileşimlerin sonucu sürekli bir değişimin var olduğu görülür.
     Orta Asya kültürü çok belirsizdir. İslamiyet öncesi ve İslamiyet sonrası var olan kültür sürekli hareketlilikle birlikte istikrarlı bir yapıyı oluşturamamıştır.
     İslamiyet sonrası Selçuklu ve Osmanlı tecrübeleri salt kendi iç dinamiklerimizle ortaya çıkmış değildir. Gelinen son noktada Cumhuriyet tecrübesi de kendi iç dinamiklerimizin oluşturduğu bir yapı değildir. Sürekli hareket halinde ve her aşamada farklı siyasal, sosyal ve kültürel çevrelerle etkileşimde bulunarak bugüne gelen toplumumuz herkesten bir şekilde bir şeyler almış ve herkese bir şeyler vermiş olarak günümüzdeki durumuna ulaşmıştır. Bu sürece genel olarak bakıldığında istikrarlı bir yapıdan çok sürekli değişen bir yapının varlığı ile karşı karşıya kalındığı görülecektir.
     Binlerce yıldır yaşananlar kültürel genlerimizi sürekli değiştirmiştir. Bu sürekli değişim istikrarlı bir yapı kurmayı da engellemiştir. Sürekli değişim tıpkı bireysel çeşitlilikteki gibi toplumsal, kültürel çeşitliliği, toplumsal, kültürel özelliklerde de çeşitliliği getirmiştir.
     Ortalama insanın genel niteliklerini ele alır gibi toplumsal/kültürel özelliklere dair de ortalama bir belirleme yapılabilir.
     Toplumsal ve kültürel özelliklerimize dair ortalama tespitler yapılacak olursa; yaşadığımız toplumda otoriteye bağlılık önemli bir özelliktir. Kişisel inisiyatif kullanma çok fazla hoş görülmez, kabul görmez. Grup içi dayanışma oldukça önemlidir. Çatışmaların çözümünde içgüdüsel davranışlar ön plandadır. Zihinsel faaliyetler fazla yer almaz, sözlü kültür yazılı kültüre göre çok daha fazla gelişmiştir, uzun vadeli düşünülmez.
     Bu genel toplumsal/kültürel özellikler başta yönetim sistemi olmak üzere yukarıdan aşağıya hemen tüm sosyal-kurumsal yapıları ve onunla bağlı olarak formal ve informal sosyal-kurumsal yapıları şekillendirir. Bireyin bu süreçte bir denge unsuru olarak işleyişe etki edebilmesi imkansız denecek düzeydedir.
     Ortalama tespit olarak nitelenen özelliklere yakından bakılırsa toplumsal resim daha net olarak ortaya çıkacaktır.
     Otoriteye bağlılık özelliği devleti kutsamayı, merkeziyetçi bir devlet yapılanmasını, buna bağlı olarak emir-komuta zincirinin güçlü bir şekilde oluşmasını, güçlü bir bürokratik yapıyı, itiraz etmeden itaat etmeyi, bireyden çok toplumu öncelemeyi ve sonuçta da bireyin silikleşmesini getirmiştir. Bütün bunlar tek adam yönetimine dayalı bir yönetim kültürünü oluşturmuştur denebilir.
     Kişisel inisiyatif kullanımının hoş görülmemesi, kabul görmemesi yönüyle bakıldığında ise tartışma, sorgulama, araştırmanın fitne olarak algılanması yaygın bir kanaat, algı konumundadır. Kişilerin etkisiz bir eleman durumuna indirgenmesini, insanların kişisel potansiyellerini en üst düzeye kadar çıkarma isteğinin yok edilmesini, itaat et, rahat et kültürünün gelişmesini, aktif olmak, katılmak yerine pasif olmak, talimat beklemek, durumu idare etmek, topluma, gruba tabi olmak anlayışını getirmiştir. Yeni şeyler yapmak, söylemek yerine eskiyi sürdürme, baştakinin söylediğini tekrar etme alışkanlıklarını geliştirmiştir.
     Grup içi dayanışmaya önem verme özelliğine yakından bakılınca; akraba, dost, hemşeri, meslektaş, tanıdıkların hemen her alanda ve her zaman korunması, kayırılması, desteklenmesi alışkanlıklarını geliştirmiştir.
     Çatışmaların çözümünde içgüdüsel davranma özelliğinde, kendini düşünme, menfaatlerini koruma, saldırganlığın doğal karşılanması, öfke, kin ve öç alma davranışlarının yaygın ve doğal karşılanması, hak ve hukuk kavramlarının yeterince gelişmemesi, aşırı acıma duygusunun da aynı anda var olması, çevreye duyarsızlaşma, başkalarını düşünmeme gibi alışkanlıkları getirmiştir.
     Zihinsel faaliyetlerin yeterince gelişmemesi/yaygınlaşmaması, önem görmemesi bağlamında rasyonel davranışa, yazılı kültüre ve soyut düşünceye gereken önem verilmemesi, araştırma, bilgiyi aktarma araçlarının gelişmemesi, bilgiyi kişisel çabadan çok sözel, duyarak, dinleyerek, sorarak söylenenleri olduğu gibi kabul etme, taklit etme davranış ve alışkanlıklarını getirmiştir. Planlı ve uzun vadeli düşünme yerine anı ve günü yaşama alışkanlıklarını getirmiştir.
     Bu nitelikler formal ve informal tüm sosyal-kurumsal yapıları şekillendirmektedir. Sosyal ve kurumsal yapılara bu nitelikler bağlamında bakıldığında sorunların kaynağı da daha doğru olarak görülebilir. Bu nitelikler işleyişi de büyük oranda etkiler.
     Bunlar istenmeyen nitelikler olarak ele alınması gerekir. Toplumların geldikleri noktada en küçük bir bireyin dahi ihmal edilmemesi gerektiği ortaya çıkmaktadır.
     Oysa sayılan niteliklere bakıldığında yaşadığımız toplumda tek bir bireyin ihmalinden öte toplumun tümüyle görmezden gelinmesi söz konusu olur hale gelmiştir. Toplumu oluşturan her bir bireyin en üst düzeyde aktif olması gerekirken etkisiz elemanlardan oluşmuş bir toplumun hızlı hareket edebilmesi mümkün değildir.
     Bu niteliklerin değişmesi gerekir. Mevcut niteliklerin getirdiği alışkanlıklar ve yaşayış şekilleri hemen her değerin araç haline dönüşmesine neden olmuştur. Hukuk bir araçtır, eğitim bir araçtır, din bir araçtır, ekonomik, siyasal ve sosyal kurumların tümü bu yaşayış şeklinin devamını sağlayan araçlara dönüşmektedir. Sayılan değerler toplumsal hayatta asli olarak var olamaz hale gelmektedir.
     Toplumda var olan olumsuz nitelik, alışkanlık ve davranışların olumluya dönüştürülmesi yönetimin bir görevi ve sorumluluğudur. Yönetim istenenlerin gelişmesi, geliştirilmesi, istenmeyenlerin yok edilmesine yönelik çalışmaları ve tedbirleri, düzenlemeleri yapması gerekir. Bu yapılırken bireysel/kişisel özel menfaatleri değil toplumun, haklının, iyinin, güzelin, yararlının menfaatlerini dikkate almak gerekir. Bu ise etkin işleyen bir yönetim yapısının kurulmasına bağlıdır. Toplumsal hayatı düzenleyen kuralların getirilmesi, bu kuralların ayrım gözetmeksizin herkese aynı şekilde uygulanması gerekir. Bu tür kurallar toplumu oluşturan bireyleri eğitir, alışkanlıklar kazanmasını sağlar.

         Ali Hikmet Demir
                                                                               alihikmetdemir@gmail.com

Eğitimin İşleyiş Sürecindeki Sorunlar

Eğitim sistemi toplumda hemen herkesi bir yönüyle etkileyen, hayatına dokunan devasa ve karmaşık bir yapıdadır. Bu kapsamlı etkisi nedeniyle eğitime dair alınan kararların dikkatli bir şekilde düşünülmesi, planlanması ve değerlendirilmesi gerekir.
Eğitime dair herhangi bir konu veya konuşmayı günlük hayatınızın her anında bir şekilde duyarsınız. Kahvelerde, otobüs duraklarında, insanların bir arada bulunduğu kamu veya özel hemen her ortamda bir şekilde kulağınıza eğitime dair konuşmaları duymak mümkündür.
Son zamanlarda eğitim kurumlarına çocuklarını gönderen velilerin bulundukları yerdeki eğitim kurumundan memnun olmadıklarını, evinden uzakta da olsa bir başka yere maddi külfetine rağmen çocuğunu iyi diye duyduğu bir başka okula göndermenin yollarını arayan velilerle karşılaşmak çok doğal bir hale gelmiş durumdadır. Okulların açılmasının yaklaştığı bu günlerde bu hummalı çaba çok daha fazla artmış durumdadır.
4+4+4 sisteminin hayata geçtiği günden bugüne ilkokul, ortaokul ve lise düzeyindeki okullara yönelik çalışmalar devam ediyor. Bu süreçte özellikle imam hatip okullarının açılmasına yönelik çalışmalar diğer okullara göre gözle görülür bir düzeyde artmış durumda. Milli Eğitim Bakanlığı imam hatip okullarını ortaokul ve lise düzeyinde planlı bir şekilde arttırma çabası içinde. İmam hatip okulları geçmişte toplumda siyasal tartışmaların gölgesinde kaldığı için ne yazık ki eğitim kurumları içinde ayrı bir kategoride değerlendirilmiştir. Bu tartışmalar bu okullarda eğitim gören öğrencileri zaman zaman mağdur etmiştir. Siyasi gruplaşmaların merkezine oturmuş kurumlar olarak imam hatip okullarının bu gün daha hızlı ve kolay bir şekilde artması adeta uzun süren susuzluğun ardından suya kavuşmuş insanı andırır bir görüntü arz etmektedir. Bu okulların hızlı ve kolayca açılıyor olması bu okullara yüklenen misyonun bir sonucu olarak da görülebilir. Burada üzerinde önemle düşünülmesi gereken husus hızla çoğaltma telaşına girilirken nitelikten taviz verilmemek için yapılması gerekenlerin de göz ardı edilmemesidir.
Zira son günlerde yer yer bu tür okullara öğrenci gönderen velilerin bu tür okullarla ilgili dile getirdiği şikayetlerle de karşılaşılmaktadır. İmam hatip ortaokuluna giden çocukların aldıkları eğitimden memnuniyet düzeylerine ilişkin öğrenci velilerinden dönütler alınması, öğrencilerin özellikle dini konulara yönelik bilgi düzeylerinin belirlenmesi, bu tür okullardan ayrılan öğrencilerin ayrılma nedenlerinin araştırılması, okul ve sınıflarda ne tür faaliyetlerin yapıldığının sorgulanması, eğitim öğretime uymayan türde davranışlar ve faaliyetler varsa bunların incelenmesi önemli bir husustur.
Son yıllarda okullarda hızla gelişen teknolojik yatırımların sonucu sınıflara giren etkileşimli tahtaların ne amaçla kullanıldığının yakından takip edilmesi eğitime yönelik kullanılan kaynakların yerine ulaşma düzeylerinin belirlenmesi açısından da önemlidir. Pek çok okulda etkileşimli tahtaların sınıflarda film izlemek, eğlenmek amacıyla teneffüslerde veya derslerde müzik dinlemek amacıyla kullanıldığına dair olaylar dile getirilmektedir.
Eğitim kurumlarının çevrelerinde bulunan çeşitli barınma yerlerinin kimler tarafından hangi amaçla açıldığının ve kullanıldığının takibinin yapılması da ayrı bir husustur. Son yıllarda özellikle kırsal kesimde kendilerini dini bir anlayışla çevreye tanıtan farklı grupların varlığı dile getirilmektedir. Okulların yakın çevresinde yer alan bu tür barınma yerleri öğrenci velilerinin maddi imkansızlıklarını destekleme amacıyla çocukları kendilerine çekmekte ve kendi anlayışlarını yeterince bilinçlenmemiş olan ailelerden gelen çocuklara yerleştirme yollarına gitmeye çalışmaktadır. Süleymancılık diye nitelenen bir grup bu gruplar içinde en yaygın olanı olarak dile getirilebilir. Bu gruba ait yerlerde barınan veya bu gruba ait kurs faaliyetlerine giden öğrencilerin aldıkları eğitim sonrası dini uygulamalara daha fazla önem vermeye başlaması, dini bir takım ritüelleri yapabilir hale gelmesine karşın devlete ait imam hatip okuluna giden çocuğunun yeterli eğitim almadığını gören, düşünen veliler çocuklarını imam hatip okullarından alıp anılan gruplara teslim ediyor hale gelmesi eğitim sistemi açısından büyük bir handikaptır.
Devlete ait eğitim kurumlarının işleyişinde ortaya çıkacak ihmal, eksiklik, yetersizlik ve kalitesizlik insanları bu kurumların dışında başka kurumlara yöneltmemesi gerekir. Devletin okuluna çocuğunu gönderen bir velinin okuma yazma seviyesinin veya bilgi seviyesinin yetersiz olması, öğretmenlerin ilgisiz davranışları, okul idaresinin velilere yaklaşım biçimi, sınıflarda öğrencilerle ilgilenmek yerine öğrencilerin başıboş bırakılması, ders anlatmak yerine film açıp film izlettirilmesi, üstelik de Recep İvedik türü terbiyesiz filmler izlettirilmesi, okul müdürlerinin veya milli eğitimdeki yetkililerin yakınmalara kulak tıkaması, ilgilenmemesi, söylenenleri sürümcemede bırakması, gidişatın değişmemesi gibi durumlar toplumda eğitim kurumlarına olan güveni sarsacaktır. Bu sarsıntı vatandaşı resmi kurumlar dışındaki yapılara yöneltecektir.
 Süleymancıların yurduna yaz başından beri çocuğunu gönderen bir veli çocuğunun yurtta aldığı dini eğitim sonrası evine geldiğinde namazını kılmaya başladığını, camide ezan okuduğunu, müezzinlik yapacak düzeyde dini bilgi aldığını görürken aynı zamanda devlete ait imam hatip ortaokulunda üç yıldır bir şey öğrenemediğini, Peygamberin Hayatı diye bir ders olduğu halde çocuğunun peygamberin hayatına dair hiçbir şey bilmediğini, kendisinin sorduğu soruları bilemediğini, devletin açtığı imam hatip ortaokulunda eğitim verilmediğini, öğretmenlerin aldıkları maaşlarını hak etmek için gereken çabayı göstermediklerini, okuldaki bu durumu yetkililere söylemesine rağmen ilgilenin olmadığını da görürse güveni, sevgisi, saygısı hangi yöne olacaktır sorusunun cevabı çok basit olsa gerek.
Toplum içinde dile getirilen bu tür şikayet ve yakınmalar üzerinde mutlaka durulması gerekiyor. Eğitim sisteminin işleyişine dair sadece bir tek kişinin söylediklerinden hareketle toptan tüm eğitim sistemini mahkum etmek, görülen olumsuzluğu tüm eğitim sistemine şamil edecek şekilde genişletmek doğru olmayabilir. Buna rağmen eğitime dair benzer söylentileri, değerlendirmeleri, yaşanmışlıkları tümden yabana atmak da aynı şekilde doğru olmayacaktır. Eğitim sistemini yönetenler bu ve benzer söylentileri, değerlendirmeleri ve yaşanmışlıkları önemle dikkate alması gerekir. Anlatılanlardan hareketle olaya konu imam hatip ortaokulları başta olmak üzere tüm okul türlerinde yaşandığı söylenen olayların ciddi bir şekilde ele alınması gerekir. Bunun yapılması etkin işleyen bir eğitim yönetim sisteminin varlığını gerektirmektedir. Etkin işleyen eğitim yönetim sistemi güçlü bir denetim sistemine ihtiyaç duyar. Yönetim işi faaliyetin yürütülüş şekline yönelik işleyiş süreçlerini ilgilendirirken denetim işleyişin istendik şekilde işleyip işlemediğine odaklanır. Bir faaliyette yönetim ve denetim faaliyetinin tek elde toplanması veya işi yapan birimin aynı zamanda kendi kendini denetlemesini beklemek işin doğasına aykırıdır. Bir işin yapılışına ne kadar çok ve farklı bakış açısı ile yaklaşılırsa işin niteliği de o kadar çok artar. Yönetenle denetleyenin aynı kişi olması işin gelişimine katkı sağlamaktan çok işin yapılışında var olma ihtimali olan hata ve eksiklerin görmezden gelinmesine, gizlenmesine neden olur. Bir kişinin yaptığı işi değerlendirmesini istemek o kişiye kendi hatalarını açık yüreklilikle dile getirmek gibi bir anlama gelir. İnsanların içinde kaç kişi objektif bir şekilde kendi hatalarını açık yüreklilikle kabul eder ve herkesle paylaşır sorusunun cevabı açıktır. Özellikle de yaptığınız işe bakarak bir değerlendirme yapılacağı söylendiğinde herkes hata ve eksiklerini başkalarına atmaya çalışır. Denetim ile yönetimin bir şekilde farklı birimlere verilmesi gerekir. Dünyada bu durum böyle olmakla birlikte bu sistemi kuramamış veya kurmamış sistemler karmaşadan, kalitesizlikten ve çok alt düzeylerdeki sorunlarla boğuşmaktan kurtulamamaktadırlar.
Eğitim sisteminde her düzeyde etkin bir yönetim ve denetim sistemi kurmak zorunluluktur. Buna rağmen ülkemizde son yıllarda eğitimde yönetim ve denetim sistemi büyük sorunlarla boğuşmaktadır. Denetim sistemi yok denecek düzeye indirilmiştir. Öte yandan yönetim sistemi de sürekli değişikliklerle, istikrarsızlığa, sistemsizliğe ve parçalanmışlığa ve tartışmalara kurban edilmektedir. Okul yöneticiliklerine yapılan atamalar, şube müdürlüklerine yapılan atamalar, yer değiştirme, atama sistemindeki sorunlar çalışanları adeta canlarından bezdirmiş durumdadır.
İmam hatip okulları toplum nezdinde ayrı bir öneme sahiptir. Bu okulların sayılarının her geçen gün artırılması ortalama vatandaş tarafından rahatsızlık oluşturacak bir unsur değildir. Buna rağmen özellikle bu tür okullarda ortaya çıkacak sorunlar, olumsuz söylentiler ve dedikodular bu okulların geleceği ve toplumun din anlayışının gelişimi açısından önemli tehlikeler barındırmaktadır. Bu tür okullar toplum nezdinde dinine, diyanetine bağlı, anne ve babasına saygılı gençlerin yetiştiği, vatanını ve milletini seven insanların yetiştiği okullar gibi görülmektedir. Ancak her geçen gün artan sayı niteliğin de düşmesine neden olmaktadır. Sayının artması kadar okullara yönelik etkin bir denetim ve rehberlik sisteminin olmaması kurumlardaki işleyiş kalitesini her geçen gün düşürmektedir. İmam hatip okullarında görev yapan yönetici ve öğretmenlerin niteliklerinin geliştirilmesi adına önemli çalışmalar yapılması gerekmektedir. Bu eğitim kurumları başta olmak üzere tüm diğer eğitim kurumlarında görev yapan personelin çağın getirdiği yeni yöntem ve teknikleri kullanma becerilerinin kazanmalarının sağlanması önemli bir gerekliliktir. Oysa özellikle imam hatip okulu türü okullarda görev yapan öğretmenlerin camide vatandaşa vaaz verir gibi bir şekilde sadece anlatıma dayalı ders verme yöntemini çok sık kullandığı bu tür okullarda eğitim gören öğrenciler ve ilgili taraflar tarafından sık sık dile getirilmektedir. Sınıfta ders anlatan bir öğretmenin masasına oturup önündeki kitaptan okuması veya öğrencilere sırayla okutması, sözel anlatım ve soru cevap dışında hiçbir yönteme yer vermemesi, milyarlarca lira masrafla sınıflara bağlanan etkileşimli tahtaların sadece öğrenciler tarafından film izlemek, şarkı dinlemek, müzik parçalarını açıp topluca dans, eğlence aracı olarak kullanılır hale gelmesi ülkemiz eğitim sisteminin geldiği nokta açısından içler acısı bir durumdur. Bu tür uygulamalara izin vermemesi gereken okul müdürlerinin koltuklarını koruma peşinde koşmaları, yaşananlara sessiz kalmaları yanında üzerini örtmeleri sorunların daha da büyümesine neden olmaktadır.
Dini eğitim verileceği beklentisi ile çocuğunu devletin açtığı imam hatip okuluna gönderen bir velinin bu beklentisi karşılanmadığı için çocuğunu Süleymancılar denilen bir gruba ait yurda yerleştirmesi, bu tür yurtlarda nitelikli eğitim verildiği inancı yine ülkemiz eğitim yönetimi açısından büyük bir handikaptır. FETÖ diye anılan ve nasıl temizlenecek diye üst düzey yöneticiler başta olmak üzere hemen herkesin çareler aradığı bir örgütsel yapıdan kaçarken şimdi bir başka yeni örgütsel yapıya insanları mecbur hale getirmek ne kadar doğru bilemiyorum. Süleymancılık diye nitelenen bir yapının varlığını televizyonlara çıkan yetkililer başta olmak üzere hemen herkes kabul ederken bu tür grupların gerçekten ne olduklarının ortaya çıkarılması, vatandaşın nezdinde amaçlarının ne kadar dini değerlerle örtüştüğünün ortaya konulması önemli bir gerekliliktir. Bu gün hemen her yerleşim yerinde benzer gruplar, yapılar vardır. Bunların bir kısmı gerçekten iyi niyetle kurulmuş olabilir. Tüm bu grupların ne amaçla bir araya gelmiş insanlardan oluştuğunun iyi bir şekilde analiz edilmesi zorunluluktur. Bunu yapacak olanlar ise her düzeydeki devlet yöneticileridir. Başta kaymakam, vali gibi mülki idare amirleri olmak üzere emniyet ve istihbarat birimleri ve toplumun önde gelen kanaat önderleri ve din adamları sıradan vatandaşı bu konularda bilgilendirmesi gerekir. Bu yapılmazsa  yeni FETÖ’lerin ortaya çıkması uzak bir ihtimal gibi görünmemektedir.
Eğitimin yönetiminden sorumlu olanların eğitim kurumları başta olmak üzere ne türde olursa olsun dini veya diğer tür eğitim faaliyeti adı altındaki tüm faaliyetlere büyük bir dikkatle yaklaşmaları gerekmektedir. Oysa eğitim sistemimiz şu an itibariyle denetim sistemini saf dışı bırakmakla adeta sistemin sinir uçlarını köreltmiş duruma gelmiştir. Ne yazık ki bu duruma hiç kimse ses çıkarmamakta veya çare aramamaktadır. Ülkemizin eğitim sisteminin geleceği bu yönüyle bakıldığında hiç de iç açıcı görünmemektedir.
Eğitim sistemine dair kişilere bağlı günü birlik anlayışla hareket edilmekte, yönetme makamına gelen kişinin kişisel anlayışına göre sistemde düzenlemeler yapılmakta, sık sık değişen yetkililerden dolayı sistemde de sık sık değişmeler yaşanmaktadır. Bilimsel bir çerçeveye dayanan bir sistem kurulamamıştır. Üçer yıl arayla yapılan milli eğitim şuralarında alınan kararlara ve tavsiyelere rağmen bunların tam tersi uygulamalar yapılır hale gelinmiştir. Eğitim sisteminde hemen her alanda uzman yetişmiş personel istihdamı önemli bir gereklilik olarak dile getirildiği halde şu an itibariyle eğitim sistemi herkesin her işi yapar hale geldiği bir sisteme dönüşmüştür. Uzun sayılabilecek bir süredir var olan siyasi istikrara rağmen eğitim sisteminde sorunların artarak devam ediyor olması ülkemizin geleceği açısından büyük bir kayıptır.


Ali Hikmet Demir
                                                                   alihikmetdemir@gmail.com



8 Haziran 2014 Pazar

Eğitim Yatırımları, FATİH Projesi ve Öncelikler

Okulların fiziki olarak bina edilmesi eğitim öğretim sürecinin başlangıcıdır. Eğitim öğretim faaliyetlerinin yürütüleceği ortamların oluşturulması, bu sürecin önemli bir aşaması olmakla birlikte istenen hedeflere ulaşmak, büyük oranda sonraki adımların atılmasına  bağlıdır. Eğitim öğretim faaliyetlerinin yaygınlaştırılması toplumun geleceği durumundaki yetişmekte olan kuşakların istenen niteliklere sahip olmasına da katkı sağlayacaktır. Eğitim öğretimin yaygınlaştırılmasına yönelik çabalar ülkemizde çok eskilere dayanmaktadır. Cumhuriyet öncesi dönemde başlayan yaygınlaştırma çabaları Cumhuriyet sonrası dönemde de aynı hızla devam etti. Farklı modeller uygulanarak yaygınlaştırılmaya çalışılan eğitim öğretim faaliyetleri konusunda içinde bulunduğumuz dönemde de benzer şekilde çabalar gösterilmeye devam ediliyor. Her dönemin özelliklerine göre farklı yönlendirici unsurlar bu çabaları şekillendiriyor. Bugün yaşanan yoğun teknolojik gelişmelerin bir göstergesi olarak okullara teknolojik araçlar yoğun bir şekilde sokulmaya çalışılıyor. FATİH Projesi (Fırsatları Araştırma, Teknolojiyi İyileştirme Hareketi) bu çabaların bu günkü adıdır denebilir.

Eğitim öğretim sürecine teknoloji girişi yeni bir olgu değildir. Geçmişte de çok farklı teknolojik araç gereçler okullara sokulmuştu. Doksanlı yılların başından itibaren bilgisayar kullanımı konusunda yoğun hizmet içi eğitim programları uygulanıyordu. Bu programlara öğretmenler başta olmak üzere diğer eğitim çalışanları katılmaktaydı. Ancak o dönemin teknolojik imkânları görsellikten oldukça uzaktı. Geçmişin teknolojik imkânları daha çok yazılı materyallerin çoğaltılması, kolaylıkla sunumu, hazırlama kolaylığı, bilginin depolanması, istendiğinde ulaşılması gibi dar çerçevede idi. İçinde bulunduğumuz çağın teknoloji imkânları ile kıyaslanınca geçmiş çok basit uygulamalar içeriyordu.

Teknolojideki yoğun gelişmelerin bir sonucu olarak Windows uygulamaları ve kişisel bilgisayarın yaygınlaşması ile birlikte okullar Bilişim Teknoloji Sınıfları(BTS) ile tanıştı. Hemen her okul bu tür sınıflara sahip olmayı ayrıcalıklı bir eğitim vermenin göstergesi olarak sunmaya başladı. Bu arada tarayıcılar, yazıcılar, projeksiyonlar, tepegözler, ses sistemleri, televizyonlar okullarda, eğitim öğretim faaliyetlerinin yapıldığı ortamlarda daha sık görülmeye başladı. Ancak teknolojideki hızlı gelişme okullardaki alt yapıyı kısa sürede uyumsuz, eski ve kullanılmaz duruma getirdi. Bilgisayar teknolojilerindeki gelişme on yıldan daha az bir süreye sığar hale gelince artık okullardaki sistemlerin sürekli yeni gelişmelere uyabilme yeteneği de düştü. Zira teknolojik gelişmeler hızlı değişmeyle birlikte uyum sorunları yaşarken yeni sistemlerin kurulması da oldukça büyük maliyetleri gerektirir hale gelmiş durumdadır. Teknolojik gelişme anlayışının temelinde var olan ticari kaygılar bu sorunun daha da büyümesine yol açmıştır. İnternetin gelişmesi ile birlikte bilgi paylaşımı hızla kolaylaşmış olmasına rağmen virüs-antivirüs uygulamaları, bilgi ve sistem güvenliği, eğitim öğretim dışı alanların(oyun, film, şarkı, sosyal paylaşım ağları vb.)yaygınlaşması gibi yeni sorunlu alanların güçlenmesine de neden olmuştur.

Bugün okulların çoğunda modası geçmiş bilgisayarlar, televizyonlar, projeksiyonlar, tepegözler, yazıcı ve tarayıcı gibi teknolojik araçlarla, nereye konulacağı bilinmez adeta çöplüğe atılacak teknolojik malzemelerin depolandığı yerlerle karşılaşmak sıradan bir durum haline gelmiştir. Gelen her yeni teknolojik araç öncekilerin tamamen kullanılmaz hale gelmesine neden olmaktadır.

FATİH Projesi ile ilgili uygulamaların gidişatına bakınca hemen tüm sınıfların etkileşimli tahtalar ve öğrenci tabletleri ile donatılacağı, elektrik-elektronik alt yapı, internet alt yapısı gibi temel yatırım çalışmalarının yapılacağı, ülke bütçesinin yüzde birine denk gelecek bir yatırım hedeflendiği yetkililerin açıklamalarından anlaşılıyor. Bu durum eğitim öğretim faaliyetlerinin geleceği açısından çok yararlı bir çaba gibi görülebilir. Gerçekten de teknolojik araçların sunduğu imkânlara bakılınca bu yararın olmaması için hiçbir sebep yok gibi görünebilir. Ancak geçmiş uygulamalar yanında okul ve sınıflardaki eğitim öğretim faaliyetlerinin gidişatına, sınıflarda yapılan etkinliklere yakından bakınca çok da fazla bir iyimserliğe girilmemesi gerektiği düşüncesi güçleniyor.

Eğitim öğretim faaliyetlerinde fiziki alt yapıyı hazırladıktan sonra eğitim ortamlarının en son teknolojik araçlarla desteklenmesi eğitimin niteliğini geliştirmede yeterli şart değildir. Eğitim öğretim faaliyeti insan etkileşiminin yoğun olduğu bir faaliyettir. Eğitim öğretim sürecinde zihinsel, duygusal, sosyal etkileşimler oldukça güçlüdür. Teknolojik araçlar bu süreçte destekleyici bir unsurdur ve çok iyi organize edilmeleri, öğretmen-öğrenci etkileşimine çok iyi monte edilmeleri gerekir. Sınıf içi etkileşim sürecinde iyi bir hazırlık, planlama, organize yapılamadığı, iyi ve güçlü bir alt yapıya dayanmadığı takdirde çalışmalara yarar yerine zarar verir hale gelebilir.

FATİH Projesi çerçevesinde yapılan yatırımlardan istenen yararın ortaya çıkabilmesi öncelikle öğretmen unsurunun çok iyi hazırlanmasına bağlıdır. Öğretmenin sınıf içi faaliyetlerde etkin bir planlamacı, organizatör, alanına ve teknolojiye hakim bir konumda olması gerekir. Bu gereklilik yönüyle eğitim öğretim sürecindeki mevcut öğretmen profiline bakıldığında pedagojik formasyon yönüyle önemli eksikliklerin olduğu, öğretmenlerin adeta öğretmenliği okulda, sınıfta yıllar boyu deneme yanılma yoluyla öğrendikleri söylenebilir. FATİH Projesi kapsamında önemli yatırımlara imza atmaya çalışan bakanlık Öğretmen Yetiştirme Stratejileri geliştirilmesine yönelik çalışmaların temellerini atmaya çalışmaktadır. Bu durum öğretmen yetiştirme sürecinde önemli sorunların olduğunu göstermektedir. Öğretmen nitelikleri konusunda net bir çerçevenin oluşturulamamış olması yanında istenen düzeyde çalışmayan, verimli olmayan öğretmenlerin yetiştirileceğine dair tartışmalar, açıklamalar hemen her gün gündeme gelmektedir. Bu durum mevcut öğretmenlerin yeterlikleri konusunda da önemli şüphelerin, tartışmaların varlığını göstermektedir. Sınav sisteminin bir getirisi olarak ortaya çıkan dershane sorununa yönelik tartışmalara bakıldığında bu tartışmaları okulların kendilerinden beklenen görevi yerine getiremediğinin göstergesi olarak değerlendirilebilir. Okullar arası nitelik farklılıklarına ilişkin tartışmalar da yine eğitim sistemi içinde kabul edilmiş bir standardın olmadığının göstergesidir. Bu durumda öğretmen yetiştirme süreci sorunlu olan, nitelikli öğretmen konusunda hala bir gelenek oluşturamamış, mevcut öğretmen kadrosunun verimliliği konusunda şüpheler taşıyan, istendik düzeyde işleyemeyen okulların bulunduğu bir sistemde FATİH Projesine yönelik yapılan yatırımlar konusunda daha dikkatli davranılmasını gerektirmektedir.

Bu kadar büyük yatırımlar yapmadan önce sistemin sağlıklı bir temele oturtulması, fiziksel alt yapının iyileştirilmesi, özellikle personel niteliklerinin standartlaştırılması, etkin bir yönetim ve denetim sisteminin kurulması, sınıf içi eğitim öğretim faaliyetlerinin etkin bir şekilde yönetilir hale getirilmesi, sistem içinde görev yapan personelin çalışmalarının sistemli bir şekilde yönlendirilebilmesi, öğrenci niteliklerine yönelik sağlıklı bir veri kaynağına sahip olunması, okulların gerçek anlamda yönetilebilir hale getirilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde okullardaki atıl, eski ve kullanılmayan teknolojik araçların arasına yenilerini ilave etmekten fazla bir şey yapılmayacaktır.

Soru, Görüş ve Eleştirileriniz için…..
Ali Hikmet DEMİR

                                                                                          alihikmetdemir@gmail.com

Eğitim Sisteminde Atılması Gereken Adımlara Dair….

Eğitim sistemi son yıllarda sürekli bir değişim içinde. Ancak bu değişimi anlamak, yönünü, gidişatını öngörebilmek çok da mümkün görünmüyor. Milli eğitim bakanı eğitimde sürekli değişikliklerin devam edeceğini dile getiren açıklamalarla medyada yer alıyor. Sürekli değişim, sistem konusunda bakanlığın üst yönetiminde hala net bir bakış açısının olmadığını, tersine kararsızlığın hakim olduğunu gösteriyor. Geçmişte sürekli değişen siyasi iktidarlar nedeniyle genel yönetim sisteminde olduğu gibi eğitim sisteminde de istikrarsızlığın gerekçesinden söz edilirdi. İçinden geçtiğimiz süreçte bu teze aykırı sonuçlarla karşılaşıyoruz. Mevcut siyasi iktidar on yılı aşan süredir iktidarda bulunuyor. Bir yönüyle güçlü bir siyasi istikrarın olduğu görülüyor. Buna karşın eğitim sisteminin üst yönetimi durumundaki bakanlığın başında bakanlık makamındaki kişilerde siyasi iktidara göre daha fazla değişiklik yaşandı. Siyasi iktidar on yılı aşan bir sürede istikrarlı bir şekilde devlet yönetimini elinde bulundurduğu halde eğitim politikaları konusunda beklenen istikrarın sağlanamadığı gözleniyor. Aynı iktidarın bakanları arasında eğitim politikalarının belirlenmesi, uygulanması yönüyle farklılıkların olduğu görülüyor. Siyasi iktidarın başa geçtiği ilk dönemlerde ilk milli eğitim bakanı Erkan MUMCU zamanında kısa süreli bir bakanlık döneminde eğitim politikalarının belirlenmesi adına fazla bir şey yapılamadı. Ardından gelen Hüseyin ÇELİK Cumhuriyet tarihinin en uzun süreli bakanlık yapan ikinci kişisi rekorunu kırdı. Eğitim politikalarının sağlam bir temele oturtulması adına bu dönemde de fazla bir şey yapılamadı. Arkadan gelen Nimet BAŞ zamanındaki eğitim politikalarına yönelik yapılan çalışmalar yine kalıcı olmaktan uzaktı. Ömer DİNÇER Milli Eğitim Bakanı olarak oldukça hızlı ve biraz da sert başladı. Onun döneminde özellikle bakanlık merkez teşkilatı tam bir toz dumana karıştı denebilir. Son olarak Nabi AVCI’nın bakanlığa gelişi eğitim politikalarının yürütülmesi sürecinde yeni bir aşamayı başlatmakla birlikte geçmişten bu güne köklü manada bir politika belirleme çabasını görmek yine çok mümkün görünmüyor.

Geçmişten bu güne yapılan uygulamalara bakılınca eğitim sisteminin yönetimi anlamında özellikle Ömer DİNÇER ve Nabi AVCI dönemlerinde yoğun bir personel değişiminin yaşandığı görülüyor. Merkez teşkilatı ve taşra teşkilatında özellikle yönetici değişiklikleri geçmiş dönemlere göre son iki bakan döneminde oldukça fazla. Atanan yöneticiler uzman veya müşavir kadrolarına aktarılıp yerlerine yenileri atanıyor. Bakanlık bünyesindeki uzman ve müşavir kadrolarının sayısal durumunu herkes merak ediyordur sanırım. Siyasi istikrarın on yılı aşan süredir var olduğu ülkemizde eğitim politikaları itibariyle aynı istikrarın görülememesi eğitim konusunda zihinlerin hala açık olmadığının bir göstergesi olarak değerlendirilmesi gerekiyor. Her gelen milli eğitim bakanının uygulamalarına bakıldığında aynı yönde planlı, programlı ve sistemli çalışmaların hayata geçirilmesi yerine aynı konuda farklı uygulamaların varlığını görmek bu istikrarsızlığın bir başka göstergesidir. SBS ile ilgili sistem, yönetici atama sistemi, öğretmenlere yönelik uygulanan yer değiştirme sistemi, öğretmenlere yönelik uygulanan alan değiştirme uygulamaları, yöneticilik makamlarına getirilen kişilerin kısa bir süre sonra değiştirilmesi, üniversiteye giriş konusunda hala ne yapılacağının bilinememesi gibi uygulamalar bu alandaki en göze çarpan örneklerden sadece bir kaçı.

Stratejik yönetim uygulamaları konusunda yapılan yasal düzenlemeler sonrası hayata geçmesi gereken uzun dönemli bakış açısı eğitim sistemi açısından ne yazık ki hala sözde kalmaya devam ediyor. 2010-2014 dönemi Stratejik Plan uygulamalarının sona erdiği ve 2015-2019 dönemi Stratejik Plan hazırlıklarının hızla sürdürüldüğü şu günlerde eğitimle ilgili uygulamalar konusunda nereye gidileceğinden kaç kişinin haberi var sorusu gerçekten üzerinde durulması gereken sorulardan sadece biri. Bu yönüyle bakıldığında eğitim sistemimiz içinde sözde kalan birçok uygulama gibi Stratejik Plan uygulamaları da yasalarda yazılı olan ancak hayata geçemeyen uygulamalardan birisi olarak ortada duruyor. Yapılan yasal düzenlemeler nasıl uygulanacak, yapılan düzenlemelerin gereği alt düzenlemeler ne zaman hayata geçecek, hayata geçen uygulamalar ne kadar kalıcı olacak gibi birçok soru eğitim sisteminde hala belirsiz olarak ortada durmakta.

Eğitim sisteminin genel politikalarında görülen bu belirsizlik eğitim sisteminin içinde yer alanlarda uygulamalara karşı güvensizlik duygusunun gelişmesine neden oluyor. Belirsizlik ve güvensizlik sistemin istikrarsızlaşmasını daha da güçlendiriyor. Adeta kısır bir döngünün içinde yer alan eğitim sisteminde uygulamaların sağlıklı ve istendik düzeyde hayata geçememesinin de bir nedeni olarak ortaya çıkmakta. Belirsizlik ve güvensizlik istikrarsızlığı beslerken istikrarsızlık uygulamaların hayata geçmesini güçleştiriyor. Böylesi bir kısır döngüden eğitim sisteminin çıkabilmesi hiç de kolay görünmüyor. Sistemin kendi içinde yaşadığı bu çelişkiler sistemden hizmet alan topluma da önemli bir sorun alanı olarak yansıyor. Eğitimden yararlanan veya yararlanacak olan toplum kesimleri kendilerinin ve çocuklarının nasıl bir sisteme, uygulamaya tabi tutulacakları konusunda önlerini görememenin verdiği bir kararsızlık içinde bocalamaya devam ediyorlar.

Ülkemiz eğitim sisteminin tarihi süreç içindeki geçmişine bakınca bu istikrarsızlığın, kararsızlığın, belirsizliğin nedenlerini anlamak hem kolay hem de zor. Cumhuriyet tarihi boyunca toplumun içinden geçtiği süreçler toplumsal birliği güçlendirmekten çok zedeler biçimde işledi. Birlik duygusunun yerini güvensizlik alınca toplum içindeki farklı kesimler birbirlerini hep olumsuz bir bakış açısıyla ve kategorik bir anlayışla sürekli tetikte bir vaziyette adeta kolladı. Bu durum genel yönetim sorunları kadar eğitim sorunlarının da büyümesine, kökleşmesine neden oldu. Diğer yönden uzun yılların getirdiği tecrübe, yetişmiş insan gücünü, eğitimli personel sayısını her geçen gün arttırdı. Cumhuriyetin ilk yıllarında büyük ihtiyaç duyulan eğitim alanındaki uzman personel sıkıntısı bugün için geçerli değil. Farklı sistemlerin sürekli denendiği bir ortamda uygun bir sistemin bulunamamış olması, yetişmiş insan gücüne rağmen hala ne yapılacağının bilinememesi gerçekten çok zor anlaşılan bir durum.

Eğitim sistemimizi yönetenlerin üzerine bu yönüyle önemli sorumluluklar düşüyor. Eğitimi yönetirken sistemin içinde bulunanları yok saymak yerine sistemin içinde her aşamada bulunanların bilgi, tecrübe ve potansiyellerinden sonuna kadar yararlanmayı öncelikli bir hedef olarak ön plana çıkarmaları gerekiyor. Eğitim sistemimiz içinde şûralar bu yönüyle gerçekten çok güzel bir katılım platformu olarak uzun yıllardır varlığını devam ettiren araçlardan sadece birisi. Ancak şûralar ne yazık ki olması gerektiği gibi kullanılamıyor. Dönem dönem siyasi iktidarın kendi bakış açısına göre şekillendirip alacağı kararlara adeta toplumsal alt yapı, destek sağlama düşüncesiyle kullanılan şûralardan gerektiği gibi yararlanamıyoruz. Şûraları eğitim sisteminin yapılanmasını belirlemede, eğitim faaliyetlerinin değerlendirilmesinde, süreç içinde yaşanan sorunların çözümünde öneri geliştirecek hale dönüştürüp etkin bir şekilde kullanabilirsek eğitim sistemimizin istikrarını geliştirme adına önemli bir adım atılmış olacaktır.

Eğitim sistemi içinde katılımı ön plana alan bir yönetim anlayışı kurulamadan sisteme istikrarın gelmesini beklememek gerekiyor. Şûralar eğitime dair söz söyleme imkanı, bilgisi, yetkisi ve gücü olanların katılımını sağlayabilir ama yönetim anlayışının gelişmesinde şûralardan çok daha etkin bir sistemin kurulması gerekiyor. Yönetim makamlarını gerçek anlamda liyakati ön plana çıkaran bir seçme sisteminden geçerek gelen kişilerden oluşturmak bu sistemin kurulmasında ilk atılması gereken adımdır. Eğitim sisteminde yönetim makamlarına geliş sürecine bakıldığında merkez ve taşra teşkilatında tartışmasız bir seçme sisteminden söz edebilmek mümkün görünmemektedir. Kritik makamlar başta olmak üzere çoğu yönetim makamlarına geliş için herhangi bir sistemden dahi söz edilememektedir. Seçme sistemini özellikle liyakati, eğitimi, yeterliliği önceleyen bir anlayışla yeniden kurmak gerekmektedir. Mevcut sistemde kısmi sınav uygulamaları ile seçimler yapılmakla birlikte eğitim yönetimi konusunda sınavı kazanan kişinin yetiştirilmesi anlamında hiçbir süreçten söz edilememektedir. Sınavı kazanan kişi adeta her şeyi biliyor gözüyle yönetim makamına oturtulmakta ve kendisinden eğitimle ilgili her alanda stratejik kararlar, uygulamalar, değerlendirmeler yapması beklenmektedir. Oysa sınava hazırlık sistemi, süreci ile yönetim makamlarına oturup eğitim sisteminin gerektirdiği bilgi, beceri ve formasyon düzeyine sahip olarak yönetim süreçlerini işletmek, yönetim becerisini ortaya koymak çok başka şeylerdir. Yönetici atama sisteminin sadece seçme boyutu ile ilgilenip yetiştirme boyutunu ihmal etmek sistemdeki en kritik unsur olan yönetim aracını etkisizleştirmekte ve sonuçta sistemi istenmeyen ürünler verir hale getirmektedir.

Eğitim sisteminin yapılandırılması başta olmak üzere yönetim anlayışının da geliştirilmesi bir zorunluluk. Bunların yapılması sistemi en genel anlamıyla dizayn etmenin en temel aşamalarıdır. Bu aşamaları doğru ve sağlam yapmak sistemi istendik düzeye çıkarmakta yeterli olmamakla birlikte başlangıç olarak mutlaka ele alınması gereken aşamalardır. Sistemin kurulması, yönetim anlayışının geliştirilmesi eğitimin en temel unsuru olan okulların ve dolayısıyla eğitimin nitelikli hale getirilmesinde sadece bir başlangıç olacaktır. Okul sisteminin geliştirilmesi, personel politikaları, denetim sisteminin kurulması başlangıç adımlarının doğru atılmasına bağlı diğer adımlardır. Ama ilk adım atılmadan sonraki adımlara yönelik çalışmaların yapılması çok da anlamlı olmayacaktır.




Soru, Görüş ve Eleştirileriniz için…..
Ali Hikmet DEMİR



2023 Eğitim Vizyonunda Denetim/Teftiş ve Rehberlik Sistemi

2023 Eğitim vizyonu çerçevesinde eğitim sistemi yeniden yapılandırma çalışmaları devam ediyor. Yeni yönetim sisteminin ortaya konulması s...